Anadolu tarihinin tozlu raflarında, üzerine kasten kalın bir perde çekilmiş, hakkı yenmiş, hikâyesi sadece “Osmanlı’ya direnen asi” parantezine sıkıştırılmış muazzam bir aktör var: Karamanoğulları. Bugün biz, merkeziyetçi tarih anlatısının konforlu alanından çıkıp madalyonun diğer yüzüne bakmak zorundayız. Çünkü Karamanoğulları’nı anlamadan ne Anadolu’nun Türkleşme sancısını ne de Balkanlar’daki o sarsılmaz Türk ruhunun kökenini kavrayabiliriz.
Öncelikle şu ezberi bozarak başlayalım: Karamanoğulları, Osmanlı’nın karşısında duran sıradan bir beylik değil, Anadolu Selçuklu’nun ruhunu, töresini ve hukukunu bizzat bünyesinde taşıyan “asıl gövdeydi”. Selçuklu sarayı Moğol (İlhanlı) valilerinin oyuncağı haline geldiğinde, sultanlar Moğol baskısından saraylarında titrerken; Karamanoğulları, Toroslar’ın sarp yamaçlarını birer özgürlük kalesine dönüştürüyordu. 1277 yılında Karamanoğlu Mehmet Bey’in sadece birkaç bin kişilik bir kuvvetle, devasa Moğol-Selçuklu ortak ordusunu perişan edip Konya’yı alması, bir tesadüf değildir. Bu, Anadolu’nun “Biz buradayız ve Moğol’a teslim olmayacağız” diyen haykırışıdır. O meşhur Türkçe fermanı da sadece dil sevgisinden değil, Farsçanın ve Arapçanın bürokratik boyunduruğuna karşı milli bir şahlanışın manifestosudur.
Gelelim o çok konuşulan Osmanlı-Karaman rekabetine… Resmî tarihin “arkadan vuran” ya da “fitne çıkaran” dediği bu beylik, aslında Anadolu’nun gayriresmî ağabeyiydi. Konya’ya sahip olmanın verdiği o kadim meşruiyetle, beylikler arası uyuşmazlıklarda “baş hakem” rolü üstleniyorlardı. Osmanlı daha Bizans sınırında yeni bir fidan iken, Karamanoğulları doğu ve güney sınırlarında Moğol ve Ermeni tehlikesini göğüslemesi sayesinde kesintisiz devam edebilmiştir. Hatta en kritik anlarda, örneğin 1. Kosova’da Haçlı ordusu Osmanlı’nın üzerine yürüdüğünde, Karamanlılar kendi rekabetlerini bir kenara bırakıp cepheye yardımcı kuvvet göndermekten geri durmamışlardır.
İşin en can alıcı noktası ise Ankara Savaşı sonrası yaşanan o büyük Fetret Devri’dir. Osmanlı hanedanı birbirini yerken, Anadolu’nun tam bir kaosa sürüklenmesini engelleyen, düzeni sağlayan ve dağılan şehzadelerin hayatta kalması için bir denge unsuru olan yine Karamanoğulları’ydı. Onların bu devlet kurucu iradesi ve savaşçı karakteri öyle bir boyuttaydı ki, Osmanlı onları ancak yüzyıllar sonra dize getirebildiğinde, bu nüfusu kendi topraklarında tutmaya cesaret edemedi.
İşte tam burada tarih, muazzam bir döngüyü tamamlar. Osmanlı, bu “başı dik” Avşar boylarını, Karamanlı Türkmenleri Balkanlar’a, Makedonya’ya, Manastır’a, Selanik’e sürgün ederek iskan etti. Amaç, onları Anadolu’nun merkezinden uzaklaştırmaktı; ancak bu sürgün, yüzyıllar sonra Türk tarihinin en büyük “Kut” teslimiyetine zemin hazırladı.
Bugün tarihsel belgelerle biliyoruz ki, Cumhuriyetimizin banisi Mustafa Kemal Atatürk’ün soyu, Karaman’dan Rumeli’ye göç ettirilen “Kızıl Oğuzlar” yani “Kocacık Yörükleri”ne dayanır. Atatürk, özbeöz bir Karamanoğlu’, asil bir Avşar’dır.’dur. Osmanlı’nın tasfiye etmeye çalıştığı o Karamanoğlu iradesi, yüzyıllar sonra bir güneş gibi Selanik’ten doğmuş; çöken imparatorluğun küllerinden yeni, tam bağımsız ve dili Türkçe olan bir devleti yeniden kurmuştur.
Sanki tarih, emanetini geri almıştır. Karamanoğlu Mehmet Bey’in Konya’da başlattığı o Türkçe davası ve bağımsızlık kavgası, yüzyıllar sonra bir başka Karamanoğlu olan Mustafa Kemal’in şahsında Türkiye Cumhuriyeti ile nihai zaferine ulaşmıştır. Sonuç olarak; Kut, yine sahibine, yani Anadolu’nun öz evladı olan Karamanoğulları’na dönmüştür.







