Bugün modern hayatın içinde ya da belli çevrelerin “batıl inanç” yaftasıyla yadırgamaya çalıştığı birçok alışkanlık, aslında binlerce yıllık Tengri inancının ve Türk şamanizminin dimdik ayakta kalan kale direkleridir. Alenen yasaklamaya cürret edemeseler de “bunlar hurafedir, medet ummayın” diyerek Türkleri kendi genetik hafızasından koparmaya çalışıyorlar. Oysa biz farkındayız; kim hangi inanca sahip olursa olsun, bu toprakların insanının ruhu hala o bozkırın kadim yasalarına göre nefes alıyor.
“Su gibi git, su gibi gel; arkanda engel, önünde keder kalmasın…”
Gidenin arkasından su dökmek, bazıları için sadece bir alışkanlık, bazıları içinse boş bir uğraş olabilir. Ancak bu, Türklerin “İduk Yer-Su” yani kutsal yer ve su ruhlarına sunduğu sessiz bir selamdır. Suyun arındırıcı ve yol açıcı gücüne duyulan o bin yıllık güven, bugün hala bir kovanın içinde süzülmeye devam ediyor. Kimse bunu engelleyemez; çünkü bu su, bin yıldır Türk’ün geçtiği her yola bereket bırakmış, her zorluğu yumuşatmıştır.
“Ateşin şavkı vursun, ocağın tütmeye devam etsin; al ruhu senden uzak dursun.”
Gelinlerin beline bağlanan o kırmızı kuşak meselesi ise, aslında derin bir kültürel çatışmanın tam merkezindedir. Bedevi zihniyeti bu kuşağı adeta açılmamış bir hediye paketinin kurdelesi gibi görüp, onu sadece bir bekaret simgesine indirgerken; Türk töresinde durum çok daha asildir. Kırmızı, ocağın ve ateşin rengidir. Gelin, baba ocağından ayrılıp yeni bir yuva kurmaya giderken, o kuşak onu ve kuracağı geleceği kötü ruhlardan koruması için bağlanır. Türk kadını bir “hediye paketi” değil, yeni bir ocağı uyandıracak olan ateşin muhafızıdır.
“Gök Tengri’nin ağacı kutsaldır; vur tahtaya ki kötü söz geri dönsün.”
Kötü bir haber duyduğumuzda elimizi kulağımıza götürüp tahtaya vururken, aslında bir sunta parçasına değil, binlerce yıl önceki ulu ağaçların ruhuna sesleniyoruz. Keza kurşun dökerken de kaybettiğimiz neşeyi, yani “kut”umuzu geri kazanmaya çalışıyoruz. Bunlara hurafe diyenler, insanın doğayla kurduğu o muazzam bağı koparıp, bizi ruhsuz bir beton yığınına hapsetmek isteyenlerdir.
Ancak unutulan bir gerçek var: Türk milletinin genetik kodlarından kopması imkansızdır; bu köklere dönüş, sönmeye yüz tutmuş bir koru harlayacak tek bir kıvılcıma, tek bir ana bağlıdır. Ulu başbuğ Atatürk’ün de en zor koşullarda o genetik hafızayı işaret ederek hatırlattığı gibi; her şey tükendiğinde dahi ihtiyaç duyulan o büyük güç, başka bir yerde değil, bizzat damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.







